GÜNEY FRANSA YOLLARINDA RESİM-HEYKEL ve MİMARLIK İZLERİ

Güney Fransa’nın Nice kentinden Lyon’a uzanan yolumuzda, resim ve mimarlığı önemli yerlere taşımış insanları, yaşadıkları ve ürün verdikleri mekanlarda izlemek, kendilerine sahip çıkan kentlerle ilişkilerine bakmak ve aynı zaman dilimlerinde resim veya mimarlık yapan sanatçıların birbirlerine ne uzaklıkta olduklarını hissedebilmek gibi değişik deneyimler yaşadım.

Nice’e adım attığımızda nefis bir Chagall müzesiyle karşılaşıyoruz. Belarus’ta doğan Musevi asıllı Marc Chagall, Yahudilerin izinle yaşayabildikleri St. Petersburg’tan 1910’da Paris’in sanat dünyasına adımını atmış; 1917 Sovyet Devrimini kültürel anlamda destekleyerek doğum yeri olan Vitebsk’de Modern Sanat Müzesi ve Sanat okulunu kurmuş ve Sovyet sistemiyle olan derin anlaşmazlıkları sonucunda 1923’te Paris’e tekrar dönmüştür. 1941’de, Yahudi kıyımından kaçarak Amerika’ya göç eden Chagall, 1949’de,  ölümüne kadar yaşayacağı Güney Fransa’da Provence bölgesine tekrar yerleşmiştir.  1973 yılında Cimiez’de inşa edilen müzenin tasarım ve yapım sürecinin içinde yer alan Chagall, ölümüne kadar müzenin aktif destekçisi oldu. Gezdiğimiz müze de bütün bir sanat yaşamının en önemli ürünlerini toplamakta. Sanatçının resmin dışında seramik, heykel ve vitrayla da uğraştığını görüyoruz. Müze yapısı içindeki Konser-Toplantı Salonunda Chagall’ın yerden tavana uzanan büyük ölçekli vitrayları bunun en iyi kanıtı.(resim1) Müzede, Chagall’ın resimlerinin tümü,  sembollerle dolu dinsel mitologyasını konu alıyor. Bu mitologya resme dönüştüğünde, resimsel içeriğin temelini doğa ve insan sevgisi oluşturuyor. Hepsi birer sembol olan inekler, horozlar, ağaçlar, kemancılar, çıplak kadınlar gibi resimsel sembollerin tümü kozmik bir doğa çerçevesi içinde bir araya getirilmiş.  Chagall’ın düşlerini besleyen doğanın imgelemlerinin oluşumunda Provence bölgesinin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Müze mekanı ile koleksiyon arasındaki büyük harmoni, kanımca, mekana egemen olan geniş pencerelerin yarattığı ışıklılık-beyazlık ortamı ve ağaçlardan iç mekana iletilen yeşil ışığın Chagall’ın özel pembeleri, sarıları ve mavileriyle karşılaşmasında yatmaktadır. (resim2)

Chagall’ın mezarını ziyaret etmek için yola çıktığımızda, Provence bölgesinde bir tepenin üzerine kurulmuş bir ortaçağ yerleşmesinde, sanki zamanın sürdüğünü vurgulayan, çoğu metalden yapılmış modern heykellerle karşılaşıyoruz.(resim3)Yol kesişimlerinde ve meydancıklarda konumlanmış olan bu sanat eserleri, büyük bir titizlikle korunan tarihi çevreyi fon olarak kullanıyorlar. Resimsel konu ve nesneler, artık,  meydan ve parkları süsleyen savaş, işgal, egemenlik gibi konulardan, insansal varoluş ve doğa ilişkilerine doğru değişiyor. Bunun güzel bir örneği, Nice merkezindeki meydanlarda aydınlatma direğine benzer çelik kolonların üstüne yerleştirilmiş, kentin değişik açılarına odaklanmış insan heykelleri…(resim4)

Foçalıların kurduğu Marsilya’ya geldiğimizde, kentsel panoramadaki pitoresk özelliğin, bir kalenin önünde şekillenmiş iç liman, deniz ve çevresinde şekillenmiş yapılaşma olduğunu duyumsuyoruz.  Tarihi bir geçmişi olan iç limanın kentin içine büyük bir omurga olarak sokulmuş olması, sokak, meydan ve kapalı yapılaşmanın deniz ile ilişkilerinin (görsel, ulaşım, iletişim vb.)  yüzlerce yıldan beri süren önemini bizlere çok iyi anlatmaktadır. .(resim5) Bu Kente binlerce yıldan beri su, deniz ve gemicilik temalarının damgasını vurduğuna dair iyi bir örnek,  1874 yılında tamamlanmış Neo Gotik biçemdeki Notre Dame De La Garde Bazilikasıdır. Eski Limanın tam tepesinde yer alan yapının iç mekanında, ilginç biçimde Bizans-Osmanlı mimarlığına ait izlerle karşılaştım. Gemicilere adanmış bu kilisenin tavanlarında, Bizans yapılarındaki gibi altın mozaikler(teserra), tonoz omurgalarında ve taşıyıcı duvarlarında ise Bizans ve Osmanlı mimarlığında çokça kullanılan kırmızı-beyaz almaşık duvar dokusuyla karşılaşmak kültürümüzün evrenselliğini daha çok anlattı bana. Kilisenin tavanlarındaki altın mozaik resimlere baktığımızda, kutsal ikonalardan çok gemi resimleri(Nuh’un Gemisi), azgın dalgalar, deniz fenerleri ve palmiye gibi dünyevi özellikte resimler görürüz. Tavanlardan sarkan, dileği yerine gelenlerin astıkları gemi ve uçak maketleri ise sunak işlevinin değiştiğini anlatır bizlere…(resim6)

Marsilya’dan ayrılmadan önce, Modern Mimarlıkta önemli bir eşiği temsil eden Le Corbusier’in Unite d’habitation (1952) yapısını, aynı onun istediği gibi tüm bakış açılarından gezinerek, gözlemledik. Cephesinde bakım-onarım yapılmakta olan yapının kitlesine, dış kabuğuna ve çatı bahçesindeki heykelsi kitlelerine bakıldığında halen şaşırtıcı, etkileyici, öğretici, işlevsel ve insancıl olma özelliklerini koruduğunu görmek çok sevindirdi bizi. Bu dev süperblok, çevresine düşünceler yaymaya devam ediyor. Özellikle modulus kavramını grafik olarak anlattığı kabartmalar halen çok güçlü ve öğretici… Dokuzuncu katın, yeni düzenlemeyle,  “Le Corbusier Otel” olduğunu öğrenip çatı bahçesine çıktığımızda, çocuk havuzu, kreş ve fitness gibi mekanların yer aldığı, Marsilya’nın panaromik olarak algılanabildiği bir başka düzlemi algılıyoruz. Eğrisel beton kabuktan yapılmış sosyal yapı kitleleri ve Gaudivari heykelsi bacaları, yapının çevresinde, kitaplarda veya saydamlardaki etkisiyle kıyaslanmayacak kadar güçlü bir pitoresk atmosfer oluşturuyor. Akdeniz kenti Marsilya’nın, güneşi ve deniziyle, bu süperblok’un tasarımındaki ana kavramlara (saydamlık, Bries Soleil, çatı bahçesi, plotisler vb)kaynaklık edecek dürtüleri oluşturmamasının olanaksız olduğunu anlıyorum. Kübist resimler yapan Corbusier’in Marsilya’nın yakın çevresinde resim yapan Cezanne ve Vasarely ile karşılaşmaması ve etkilenmesinin olanaksız olması gibi…(resim7)

Marsilya’dan Aix En Provence kent merkezine doğru ilerliyoruz. İlk karşımıza çıkan kentin sanat ustası Paul Cezanne’ın (1839 -1906)  Jas de Bouffan bölgesinde yer alan Atelyesi… Doğa ile görsel ilişkisini kurduğu atelyesinin büyük camekanının kenarında tuvallarını geçireceği ince uzun yarık, sanatçı ile mekanın iletişimi anlatması açısından güzel bir ayrıntı. İzlenimcilikten Kübizm’e ve Modern resime geçişi simgeleyen Cezanne, doğduğu yer olan Provence’den hiç ayrılmamış, resimsel ve duygusal-ruhsal kaynaklarını bu bölgeden toplamıştır. Doğada resim yapmak düşüncesi ile ışık ve renkleri algılama ve yorumlama anlayışı açısından izlenimcilikten oldukça farklı olduğunu, öldüğü yıl yaptığı ve modern resmin kuruluşunda önemli olan “Yıkanan Kadınlar-Bathers” isimli resminde arka planda duran Provence manzarasına bakarak anlayabiliriz. Cezanne’nın “Avignon’lu Genç Kızlar” isimli resmi, Picasso’nun kübizme girişindeki önemli resmi olan ( aynı yıllarda yapılmış olan) “Avignon’lu Kızlar’ı “ etkilemiştir.

Cezanne Atelyesinin girişinde duran bir tanıtım broşüründe Vasarely ismini ve Vakıf Müzesinin resmini gördüğümüz gibi pusulamızı Vasarely Müzesine doğru döndürüyoruz. Müze, Cezanne’ın resmine konu olan Sainte-Victorie dağının Cezanne’ın atelyesine göre ters yönünde kalıyor. Cezanne’ı çok seven Macar tasarımcı(ressam, heykeltıraş,) Victor Vasarely’nin (1906 -1997)  1976’da yaptığı bu Vakıf Müzesi, sanatçının Resim, Heykel ve Mimarlığın birleşimini ifade eden, hacim, mekan ve devinim düşüncelerinin Bauhaus etkisiyle harmanladığı bir mimari ile tanımlanmakta…Onaltı adet altıgen kitlenin birleşiminden oluşan prizmatik kitleler günışığını prizmanın alt bölümünden alırken, prizmanın üst bölümünün karakteri, siyah/beyaz renklendirilmiş kare içine yerleşmiş dairelerden oluşmaktadır. (resim8)  OpArt akımının kurucusu olan Vasarely, resim ve mimaride, Corbusier ve diğer modernist mimarların düşündükleri gibi, insan yaşamını saf biçim ve renklerin tarifleyeceğine olan inancını müzenin biçiminde de vurgulamıştır. Yapının fonu olan geniş bir çim alanda bir Vasarely heykeliyle karşılaşıyoruz. (resim9)  İç mekana girdiğimizde, altıgenlerin kenarlarına yerleştirilmiş büyük dokuma resimlerin çatıdan aldıkları süzülmüş ışık ile aydınlatıldıklarını görüyoruz. Müzede yer alan kırkiki dev eser, devinim, kinetik, ışık, gölge ve optik yanılsama kavramlarını ve değişik tasarım dönemlerini (“zebra”, “vega”, “Gestalt”, “siyah-beyaz”, “folklor-Planetaria”, “soyutlama”)  yansıtıyor. (resim10)

1929’da, Budapeşte’de Bauhaus çalışmalarının merkezi gibi olan Mühely’de çalışırken, soyut sanat ve konstrüktivizm’den etkilenen Vasarely, 1930’da Paris’e yerleşir ve 1955’de “Sarı Manifesto” yayınlanır.1 Corbusier gibi, izleyicinin sanat eserine bakmasının eserdeki kinetik duyumu ve gerçek optik derinliği ortaya çıkaracağına inanan, kinetik sanatın, OP-ART’ın kurucusu olan Vasarely bu bölgeye neden yerleşti? Soyut sanat ile dünyevi yaşamın ve Provence doğasının kesişimi nasıl gerçekleşti?  1940’ların ortalarından itibaren Güney Fransa’da Gordes’te kiraladığı evdeki tatil yaşantılarının onu nasıl soyutlamaya götürdüğünü şöyle anlatmıştı Vasarely:
            “Gordes’in mütevazi evlerinden biri. Koca bir duvar üstünde dörtköşe bir pencere açıklığı arasından fazlasıyla ışık süzülüyor. Bu açıklık dışarıdan görününce farklılaşıyor, madde ötesi, her şeyden bağımsız kapkara bir küp olup çıkıyor. Güney Fransa’nın kentlerini ve köylerini parçalara bölen parlak güneş ışıklarında bildiğimiz perspektif inkar ediliyor, çözülüyor ve tutarsız kılınıyordu. Orada bir duvardan onun gölgesini ayırt etmek imkansızdı. Yüzeyler ve boş mekanlar birbiriyle yer değiştiriyordu. Elle tutulabilen şeyler soyutlaşıp duruyor, yerçekiminden kurtularak kendine özgü yaşamlarını sürdürmeye başlıyorlardı.
Benim eşsiz biçimlerim-çok renkli daireler, kareler-aslında yıldızların, atomların, kum tanelerinin, yaprak, çiçek ve hücrelerin karşılığıdır. Ben doğaya herhangi bir peyzaj ressamından daha yakın hissediyorum kendimi. Bu biçimlerin en en derinlerinde, yapılarında ve öğelerinde kendimi doğanın karşısında buluyorum.”2
Vasarely müzesi direktörü Jozsef Sarkany ise,” Vasarely, araştırmaları sırasında yapay çevrenin yapı elemanlarını  nasıl yakından gözlediyse(Fransız ortaçağ kasabası Gordes’deki yapıların “billursu“ konturları)doğadaki şekilleri de (Belle Isle döneminin yuvarlak ıslak taşları) öyle yakından gözledi… Gordes’deki ortaçağ yapılarının geometrik düzeni, parlak günışığında sert gölgeler oluşturan payandalar, nişlerin, pencerelerin ve dar kapıların açıları; sert köşeli formlar, kareler ve eşkenar dörtgenleri doğurdu.” biçiminde getirdiği yorumla, sanatçının yaratış süreciyle yerin ilişkisini çok iyi değerlendirmiştir.3

Gezinin yönünün zamanın gidişine ters olmasına aldırmadan, dışavurumcu Van Gogh’un önemli eserlerini verdiği Arles’e geliyoruz. Van Gogh resimlerine konu olmuş Alyscamps parkına geldiğimizde, açık havada ressamın reprodüksiyonlarını.(resim11) ve çimlerin üstüne yayılmış balık ve örümcek soyutlamalı metal heykelleri görmek, içimizde heyecan, kıskançlık ve hayret duygularının aynı anda belirmesine neden oluyor. .(resim12)  Van Gogh’un en önemli resimlerinden olan Le Cafe La Nuit ‘ye konu olan kahvenin ve çevresinin resimdeki gibi korunmuş olması, hayret duygumuza hayranlığın da eklenmesine neden oluyor..(resim13)  Oldukça zengin resim ve heykel birikimimizin en büyük kentlerimizde müze dışı açık alanlarında yer al(a)maması, yer alanların vandalca veya başka kültürel nedenlerle imha edilmesi, böylelikle sanatçı ile kentli arasındaki boşluğun her gün biraz da açılması olgusu ile küçük bir kasaba olan Arles’te bütün bunların fazlasıyla varolması arasındaki büyük çelişki küçümsenemez bir kültürel yarayı işaretlemektedir.
Van Gogh’un yapıtları arasında (Les Arenes Arles) yer alan Arles Arena’sına(MÖ 1) gidiyoruz. Arles’in Romalılarca kolonileştirilmesinden 125 yıl önce yapılmış 20000 kişilik bu eser, tipik bir Roma yapısı olup, boğa güreşi, konser, opera ve tiyatro gösterileri için kullanılan çok amaçlı açık bir kültür merkezi niteliğinde…(resim14)

Arles’i terk edip başka bir Roma kentine “Nemausus”’a geliyoruz. Nimes’te de, Arles’teki gibi kültür amaçlı kullanılan dev bir Arena ile Roma dönemine ait bir tapınak olan “Maison Carree”(MÖ16) ile karşılaşıyoruz. İki uçtaki Pediment altında yer alan altı korint kolonun oluşturduğu portiko ve yan cephelerde duvarın içine gömülmüş yirmi kolonla klasik (Vitruvian) Roma mimarisini temsil eden yapı, zamanında Nemausus Forumu’nun odağı niteliğinde iken, şimdi tarihi bir müze ve meydanın arkeolojik bir unsuru durumunda…(resim15)

Sürpriz, bu yapının çok yakınındaki modern bir sanat merkezi olan Carree d’Art’ı incelediğimizde ortaya çıkıyor. Maison Carree’inin içinde bulunduğu meydanın (eski Forum’un ) başka bir köşesinde yer alan, yaklaşık 2000 yıl sonra yapılmasına karşın, ortak mimari özellikler taşıyan, bu ortaklıklara modern zamanların yaşam kültürünü eklemleyen bir Sanat Galerisi ile karşılaşıyoruz. İki yapı,  meydanın bir dizi noktasından birbirlerine gözlüyorlar sanki. Sir Norman Foster’ın 1993 yılında tamamladığı bu yapı, çok yakınında yer alan Maison Carree ile diyaloglarını, dışında yer alan giriş portikosuyla, merdiven basamaklarıyla ve yan duvarlarındaki kolonların saydam duvara gömülmüş olmasıyla kuruyor. Mermer kolonlar çelik olmuş, portikonun tavanı çelik-alüminyum profillerle oluşturulmuş, eğik çatı düz çatıya dönüştürülmüş, tüm duvarlar saydamlaştırılmıştır. Sosyal anlamda ise,  Forum veya Meydan diye tanımlayacağımız kamusal dış alan anlayışının 21. yüzyılda devamı sağlanmış, ayrıca çatıya tüm meydanı ve Maison Carree’yi gözetleyen bir açık kafe eklenmiş durumda. Foster, hiçbir Post Modern imaj kullanmadan yeni ile eski arasındaki mimari sentezi kurabilmiş, Carree D’Art ile tarihi meydanın modern zamanda güçlü biçimde yaşatılmasını sağlamıştır. İç mekana girdiğimizde, (mermer yerine) cam basamaklarla üst katlara çıkılan, üstü açılır bir cam çatıya sahip atrium alanıyla karşılaşırız. (resim16)

Nimes’i terk ettiğimizde kuzeye doğru son Provence kasabası olan Orange’a geliyoruz. Orange, çok iyi korunmuş,  sahne duvarları ve oturma bölümleri ayakta olan bir antik amfitiyatro’ya sahip. Roma dönemi Tiyatro, tüm mimari elemanlarını (sahne, koro, cavea vb ) kullanarak müzik ve sahne gibi gösteri sanatlarındaki tümüne ev sahipliği yapıyor. .(resim17)

Gezimizin son durağı olan Lyon’a geldiğimizde, bir akarsunun iki kolu çevresinde şekillenmiş eski kent ile yeni kenti birlikte algılayabiliyoruz. Kent planlama ve mimarlığın modern döneme uyumunun başarılı olduğunu hissettiğimiz, yatay gelişmiş ve kültürel mirasını korumuş bir kent Lyon. (resim18)  Hepsinden önemlisi, Modernliğe geçişin hayalini kurabilmiş, endüstri kentinin sosyal ve mekansal/mimari sorunlarına çözüm arayışlarını içeren “Endüstriyel Kent” Ütopyasını tasarlamış olan Mimar-Kent Plancısı Tony Garnier’i ( 1896 -1948) anımsamamak mümkün değil. Tony Garnier, 1918’de “Endüstriyel Kent” isimli çalışmasıyla, hızla endüstrileşen kentin ana işlevlerini, eğlence, barınma, eğitim, endüstri, çalışma ve ulaşım gibi kategorilere ayırıp bu kategorilerin birbirlerinden ayrılmalarını öneren ana düşünce sistemiyle dönemine göre ütopik bir yaşam biçimini çizgileştiriyordu. Kent ütopyasında, Endüstri bölgesinin çeperlerine yerleşmiş okullar, alçak katlı bahçeli betondan kübik biçimlerde tasarlanmış konut yapıları, modern biçemde gar ve hastane yapıları yer alıyordu. İlginç olan, dönemin edebiyat dünyasının güçlü ismi Emile Zola’nın etkisiyle, insanların kendi kendilerini yönetmeleri durumunda gerekli olmayacak olan, mahkeme ve kilise gibi otokratik kamu yapılarının ütopik planda yer almamasıdır. Bu ütopik kent tasarısının Brasilia kentinin planlamasında güçlü etkileri olduğunu söylemeliyiz. Döneminde Lyon belediyesinin Baş mimarı olan Garnier’in,  az gelirliler için 1933 yılında inşa ettiği konut sitesi, 1985 yılında bakım ve onarımı yapılarak 1991 yılında Tony Garnier Kent Müzesine dönüşmüştür. Lyon Belediyesi, Tony Garnier’in Ütopik Kent Projesini betimleyen kabartma modüler sergi panolarını, yukarıda sözünü ettiğimiz konut yapılarının sağır cephelerinde sergileyerek yaklaşık bir asırlık bir ütopik tasarıyı ölümsüzleştirmeyi amaçlamıştır.  Açık hava müzesinde her biri 230 m2 olan 24 duvar resmi bulunmaktadır.  Cephelere asılmış duvar resimlerinin bir kısmında,  Bahçeli Konut, Gar, Sanayi, Deniz ulaşımı, Eğitim ve Sağlık temalı plan ve perspektifler bulunmakta. Bazı duvar resimleri ise Tony Garnier’in Lyon Baş mimarı olduğunda gerçekleştirdiği Stadyum(1924 olimpiyatları için), Mezbaha ve Hastane (1933)gibi yapıları betimliyor. Altı duvar resminde ise, Tony Garnier’den etkilenmiş Rus, Meksika’lı, Mısır’lı, Hintli mimarların İdeal kent Ütopyalarına ait resimsel çalışmaları izliyoruz. .(resim19)
Açık müzeden ayrılırken hepimiz, Lyon kentine damgasını vurduğuna daha çok inandığımız, bizim gibi bir dizi mimari etkilemiş olan Tony Garnier’i sevgiyle anıyoruz.4

Ancak bir gün kalabildiğimiz Lyon kentinden ayrılış anına damgasını vuran mimari güzelliği Calatrava’nın erken dönem işlerinden Satolas Havaalanı İstasyonu(1994) yapısında gözlemleyebiliyoruz. Betonun plastiği ve beton elemanlarla saydam açıklıkların birlikteliği nefes kesici bir güzellikte. Diğer yapılarında olduğu gibi, burada da mimari öznenin devinimi ve göz kırpma temalarının ön planda olduğu görülüyor. Çatı kabuğunu temsil eden göz kapağının açılmasıyla ortaya çıkan saydam düzlemler devinimin motoru olan çelik kaburgaları barındırıyorlar.  Dev bir kuşun kanatları gibi . (resim20)5

Vedat Tokyay
Mimar


Ağustos 2008

 

GÖRSELLER:

Resim No:1     Chagall Müzesi konser- toplantı Salonu saydam duvarları
Resim No:2     Chagall’ın dinsel mitologyasını betimleyen resimler
Resim No:3     Provence bölgesinde modern heykeller
Resim No:4     Nice merkezinde insan heykelleri
Resim No:5     Marsilya Eski Limanı ve Yeni Liman
Resim No:5a   Marsilya Eski Limanı, Kale, tepede Notre Dame Bazilikası
Resim No:6     Marsilya Notre Dame De La Garde Bazilikası iç  mekan
Resim No:6a   Marsilya Notre Dame De La Garde Bazilikasındaki adak maketler
Resim No:7     Marsilya Unite d’habitation dış
Resim No:7a  Unite d’habitation Modulus kabartması
Resim No:7b  Uzaktan Unite d’habitation çatısının görünümü
Resim No:7c   Unite d’habitation çatısından
Resim No:8     Victor Vasarely Vakıf Müzesi yapısı
Resim No:9     Victor Vasarely’e ait bir heykel
Resim No:10   Victor Vasarely Müzesi içi ve bir Vasarely halı- resim çalışması
Resim No:11   Arles- Van Gogh  açık hava reprodüksiyonu
Resim No:12   Arles- Metal heykeller                                     
Resim No:13  Arles- Van Gogh’un “Le Cafe La Nuit “ resmine konu olan kahve
Resim No:14   Arles Arenası
Resim No:15   Nimes – Maison Carree- Bir  Roma Tapınağı
Resim No:16   Nimes- Carre d’Art Sanat Galerisi- Sir Norman Foster
Resim No:17   Orange Tiyatro yapısı
Resim No:18   Lyon kenti
Resim No:19   Tony Garnier Kent Müzesinden Duvar resimleri
Resim No:20   Satolas Havalimanı İstasyonu- Santiago Calatrava

Fotoğrafların (7b,7c hariç)tümü Vedat Tokyay’a aittir.
7b ve 7c fotoları Metin Kılıç’ın Arşivinden alınmıştır.

(1) Bu bildiri ile Vasarely  sadece resim değil tüm görsel sanatlarla ilgili görüşlerini toplamıştır.

(2) Jale Erzen, Vasarely-Görselin Sonsuz Evreni,VICTOR VASARELY, YKY, 2001

(3) Jozsef Sarkany- Katalog için önsöz, VICTOR VASARELY, YKY, 2001

(4) Tony Garnier Kent Müzesini daha yakından anlamak isteyenler için en iyi başvuru yazısı, Dr. Dürrin Süer’in”Tony Garnier Kent Müzesi-Lyon Fransa”isimli yazısı, Yapı Dergisi 2004 Temmuz sayısı

(5) Santiago Calatrava- The complete Works,Alexander Tzonis, RIZZOLI, 2004